21 Nisan 2026 Salı

O KADAR ÇOK KİTAP OKUDUM Kİ BU ARALAR

 




Bir evlilik anlatısı her zaman gerçeği söylemez; bazen yalnızca hatırlanabileni, bazen de katlanılabileni kayda geçirir. Yalancılar, bir ilişkinin içinden, tek bir sesin hafızasıyla anlatılan bir çözülme hikâyesi. Sarah Manguso, evliliği dramatik dönüm noktalarıyla değil, tekrar eden anlarla, küçük kırılmalarla ve anlatıcının kendi hikâyesine tutunma çabasıyla kurar. Roman ilerledikçe, sevgi, öfke, bağlılık ve inkâr arasındaki sınırlar bulanıklaşır; anlatının güvenilirliği de bu bulanıklığın bir parçası haline gelir.
Keskin gözlemleri ve ölçülü anlatımıyla Yalancılar, bir ilişkinin neden bittiğini açıklamaktan çok, sona yaklaşmanın nasıl bir zihinsel deneyim olduğunu gösterir. Evlilik, hafıza ve kendini anlatma ihtiyacı üzerine yazılmış, rahatsız edici olduğu kadar sürükleyici bir roman.
“Acı verici ve ustaca, bayıldım.”
— Elif Batuman
“Bir evlilikteki güç dengesizliklerini yakıcı bir berraklıkla irdeleyen, kurmacadan beklediğimiz ölçüde sürükleyici bir roman.”
— Nick Hornby

**********************************************


Bir isim, hayatın akışını değiştirebilir mi?
 
Cora, yıkıcı bir fırtınanın ardından, dokuz yaşındaki kızı Maia’yı yanına alıp yeni doğan oğlunun nüfus kaydını yaptırmak üzere yola çıkar. Kocası Gordon –toplum gözünde saygın bir doktor,
evinin duvarları arasında ise buyurgan bir zorba– kararını vermiştir: Oğluna kendi adı verilecektir. Ama nüfus memuru, “İsmi ne olacak?” diye sorduğunda, Cora duraksar.
 
Yedi yıl sonra.
 
Çocuğun adı kız kardeşinin istediği gibi Bear’dır. Gelişi doğduğu geceki fırtına kadar sert vurmuştur aileyi.
 
Ya da adı Julian’dır. Tam da kendi seçtiği hayatı yaşayacak bir erkek ismi diye düşünmüştür bu ismi verirken annesi.
 
Ya da aile geleneği kazanmıştır ve babası gibi Gordon olmuştur adı, şimdiden her şeyiyle onun kopyası… Yine de bu buyurgan mirası kırmanın belki vardır ihtimali.
 
Sarsıcı ve bir o kadar da umut dolu İsimler, üç ismin, bir hayatın üç ayrı halinin ve tek bir kararın tetiklediği sonsuz ihtimallerin hikâyesi. Ev içi şiddetin nesiller boyu süren sarsıntılarını, aile bağlarının o hem kopmaz hem de boğucu düğümlerini, insanın kendi kaderini tayin etme çabasını ve iyileşmenin mümkün yollarını keşfe çıkan tokat gibi bir kitap.

*******************************************



Karanlığın içinde tabelası parıldıyor: İntihar Dükkânı. Hayatın yüküne dayanamayanlar son alışverişlerini yapıyorlar.


Zehirler, ipler, tıraş bıçakları ya da daha ilginç intihar yöntemi paketleri... Nesillerdir müşterilerinin son anlarında kullandıkları malzemeleri temin eden bu aile şirketine, bir gün sizin de yolunuz düşebilir.

Tabii dengeleri değiştiren bir sürpriz sizden önce bu karanlığı aydınlatmazsa...

******************************************


YAŞAMIN HER ANINI FARKLI BİR ŞEKİLDE DENEYİMLEMEK İSTEYENLERE!
Dinleyin: Billy Pilgrim zamanda koptu.
Billy bunak bir dul olarak uykuya daldı ve düğün gününde uyandı. 1955’te bir kapıdan geçti ve 1941’de bir başka kapıdan çıktı. O kapıdan tekrar geçti ve kendini 1963’te buldu. Doğumunu ve ölümünü bir çok kere gördüğünü ve aradaki tüm olaylara gelişigüzel seyahatler yaptığını söylüyor.
Öyle söylüyor.
 
Billy Pilgrim zamanın akışından kopmuştur. Artık hayatını dilediği gibi ileriye ve geriye sarabilir. İsterse Tralfamadore gezegeninden uzaylıların kendisini kaçırdığı güne, isterse savaş esiri olarak tutulduğu Dresden’i müttefik uçaklarının bombaladığı güne ışınlanabilir. Billy’nin parçalanmış hayatı hepimize kendi hayatımızda aradığımız anlamı düşündürüyor. Mezbaha Beş bir modern klasik – Vonnegut’un başyapıtı.

************************************************


“Su hatırlar. Unutan insandır.”
 
Tek bir su damlasıyla birbirine bağlanan kayıp bir şiirin, iki büyük nehrin ve üç olağanüstü hayatın hikâyesi.
 
Mezopotamya’nın antik şehri Ninova’da, Asur Kralı’nın kurduğu muhteşem kütüphanenin kalıntılarında, uzun zamandır unutulmuş bir şiirin, Gılgamış Destanı’nın parçaları saklıdır.
 
Viktorya dönemi Londra’sında, lağımlarla dolu Thames Nehri’nin kıyısında sıra dışı bir çocuk doğar. Arthur’un yoksulluktan kurtulmasının tek şansı parlak hafızasıdır. Yeteneği ona bir matbaada çırak olarak çalışma şansı verdiğinde, Arthur’un dünyası gecekondu mahallelerinin çok ötesine açılır. Onu denizlerin ötesine savuransa, bir kitap olacaktır: Ninova ve Kalıntıları.
 
2014 yılında Türkiye’de, Dicle Nehri kıyısında yaşayan Ezidi kızı Narin, Irak’taki kutsal Laleş’ten getirilen suyla vaftiz edilmeyi bekler. Tören yarıda kesilince, büyükannesi, rahatsızlığından dolayı yakında sağır kalacak olan Narin’i bir an önce Laleş Vadisi’ne götürmek ister ve bu uğurda, savaştan harap olmuş topraklara yolculuğa çıkarlar.
 
2018’de Londra’da, kalbi kırık bir hidrolog olan Züleyha, evliliğinin enkazından kaçmak için Thames Nehri üzerindeki bir yüzen eve taşınır. Yetim kalan ve zengin amcası tarafından büyütülen Züleyha varlığının ağırlığını taşıyamaz, ta ki memleketiyle beklenmedik bir bağ her şeyi değiştirene kadar.
 
Zamanımızın en büyük yazarlarından olan Elif Şafak’tan, yüzyılları ve kıtaları birleştiren göz kamaştırıcı bir roman.

****************************************



“Bu topraklardaki zulüm hiç bitmeyecek, kargaşa hep sürecek, kan akışı durmadan körüklenecek. Beklenen kurtarıcının gelmesi için şiddet ve ölümler daimî olmak zorunda. Burayı cehenneme çevirenlerin inancı, ‘Kanı ne kadar çoğaltırsanız cennete o kadar yaklaşacaksınız!’ diyor. Kıyameti isteyen bu sapkın akıllar, bunu başararak kendilerini kurtaracaklarını düşünüyorlar.

Hayır, buna müsaade edemeyiz!”
Cümleler 1577 yılının İstanbul’undan…

Ama sanki trajedinin, acının, feryatların hiç bitmediği günümüz Ortadoğu’sunu anlatıyor.
İnsanlık tarihi biraz da zulümler tarihidir.

Kan ve şiddet üzerinden yapılan hesaplar dünyayı kaosa sürüklemeye başladığında sapkın akıllar, gökten inecek muhayyel bir kurtarıcı için cinayetler işlemeyi, zulümler üretmeyi masum bir iman olarak görürler.
Gerisi insanlığın kaderidir.

Elinizdeki kitap, bir kurtarıcı uğruna akıl almaz cinayetlere, zulümlere, acılara inanç diye koşan kötülerin ve elbette onları durdurmak isteyen iyilerin nefes kesen hikâyesi. Dünyada olup bitenleri anlamak için…
İskender Pala’nın her zamanki yetkin kaleminden…

******************************************



“Serpintili yağmur ve sert rüzgâr altında sadaret landosu Bab-ı Hümayun’dan dörtnala girdi.
 
Ayasofya müezzinleri akşam ezanını okuyordu; Haydin kurtuluşa!... Kurtulabilecek miydi acaba? Daha üç saat evvel çıktığı kapıdan tekrar girerken içindeki duygular karmakarışıktı. Cuma selamlığından sonra Sultan Mahmut Hazretleri başının ağrıdığından şikâyetle bir parça istirahat edeceğini söylemiş, o da Paşakapısı’na dönmüştü. Padişahı düşündü. Zavallı adam, tek başına bir ülkeyi ayakta tutmaya çalışıyordu. Mektepler açtırıyor, ıslahatlar yaptırıyor, ülkeyi kalkındırmaya çalışıyordu. Ama zaman, mutsuz insanlar zamanıydı. Halkı fikren çatlamış, herkes birbirine çemkirir olmuştu. Devlet aleyhine çalışan
şer şebekeleri her yandaydı. Yüzyıllarca ülkenin şanı ve şerefi olmuş Hacı Bektaş’ın kutsal kazanı yine devrilmiş, ordu ile millet karşı karşıya gelmişti.”
 
1826 sonbaharının puslu günleri… Zindanda bir müderris, arastada bir mücellit, Kapalıçarşı’da bir elmastıraş. Sarayın en değerli mücevherini çalmaları gerekiyor. Bir cündîye ihtiyaçları var, bir de hırsıza…
Peki ya hırsız âşık ise?!..
 
Nefesler kesen bir macera; İskender Pala’nın her zamanki yetkin kaleminden…

******************************************


2020 WOMEN’S PRIZE FOR FICTION ÖDÜLÜ
 
2020 AMERİKAN ULUSAL KİTAP ELEŞTİRMENLERİ BİRLİĞİ ÖDÜLÜ
 
YILIN EN İYİ KİTABI seçkilerinde:
NEW YORK TIMES • WATERSTONES • BILL GATES KİTAP KULÜBÜ
 
1500’lü yılların sonu... Londra’nın doğusundaki bir kasabada yaşayan Hamnet adında bir oğlan, telaşla merdivenden iniyor. Ateşler içinde yatan ikiz kardeşine yardım edecek birini bulması gerek.
Anne oradan iki kilometre uzakta, arı kovanlarının başında, bu bereketli canlıların neden huzursuzlandığını anlamaya çalışıyor. O an bilmese de ömrünün geri kalanı, asıl kendi içinde aniden oluşan huzursuzluğa kulak verip de eve gitseydi yaşananları değiştirip değiştiremeyeceğini merak ederek geçecek. Hamnet’ın duyulmayan haykırışı, annenin ömür boyu dönüp durduğu bir an olarak kalacak.
Baba günlerce, haftalarca, kilometrelerce uzak. Oğlu var gücüyle bağırsa bile duyamaz. Tiyatrosuyla şehir şehir gezip alkış tufanları yaratan oyunlarını sergiliyor. Yıllar sonra kalemini kendi acısından daldıracak mürekkebe. Ve yüzyıllar boyu dillerden düşmeyecek bir oyun yazacak: Hamlet.
Maggie O’Farrell, tarihsel gerçeklerden beslenerek yazdığı bu olağanüstü romanda bir anne babanın en büyük korkusunu odağına alıyor. Yıllardır nasıl biri olduğunu anlamak için kelimeleri tek tek incelenen Shakespeare’in en büyük acısına bambaşka bir gözle, biyografilerde sadece bir isimden ibaret olan annenin pişmanlıklarıyla, acılarıyla, korkularıyla yaklaşıyor ve dört yüz yıldan eski bir hikâyeyi okurun yüreğine modern bir klasik olarak hediye ediyor.

************************************************


...Tevhide pembe gelinliğinin içinde, başında altın liralarla gelin odasına girdi. Bir müddet çevresine bakındı. ‘Gerdek gecem böyle mi olmalıydı?’ diyerek gelinliğini çıkartıp sedirin üstüne attı. Sonra Rahmi’nin askeri rüştiyede çekilmiş resmini eline alıp, dudaklarına götürdü ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Ne kadar zaman ağladığını bilmiyordu. Ayağa kalktı. Uzun, kapalı bir gecelik giyip gaz lambasını kısmak için eline aldı. Birden oda kapısı açıldı. Tevhide korku ile döndü, gaz lambası elinde yere yığıldı. Rahmi Bey, siyah bir çarşaf içerisinde karşısındaydı. Çarşafı aceleyle çıkardı. Devrilen lam-bayı alıp konsolun üzerine bıraktı. Tevhide’yi yatağın üzerine yatırdı. Kolonyayla elini yüzünü ovaladı. Bir taraftan da söyleniyordu:
“Hadi sevgilim, hadi uyan. Ne büyük tehlikelere atılıp da geldim biliyor musun?”

Farklı ve sert kişiliği, olaylar karşısındaki ödünsüz tavrı ve yaşadığı birbirinden ilginç olaylarla gerçekten de fırtınalı bir hayat sürmüştür Rahmi Bey. Bu çelik gibi görüntüsünün ardındaysa, yüreğini dağlayan büyük bir aşk gizlidir. Arkadaşının ona emaneti olan Iraz’a karşı duyduğu bu tutkulu aşk, bir türlü vaz-geçemediği Tevhide’nin içini saran yakınlığıyla daha da karmaşık bir hal alır. Bir de bunlara haksızlığa karşı sessiz kalamayan yapısı eklenince, başı hiç dertten kurtulmaz Rahmi Bey’in.

Naşide Gökbudak’ın kaleminden “Rahmi Bey”, sizi yine El-Aziz’in büyülü topraklarında unutulmaz bir gezintiye davet ediyor.

*********************************************


Sürükleyici anlatımı ve gerçek yaşam hikâyesiyle elden bırakılması çok zor, tadına doyulmaz bir eser.
Nazan Şoray

Sıdıka Hanım romanı, önemli tarihi değişikliklerin oluştuğu bir dönemde yaşanan, ilginç ve gerçek bir hikâye, çok sürükleyici, anlatımı sade ve akıcı. Zevkle okunabilen nadir romanlardan biri.
Işıl Yücesoy


Gerçek bir aşk hikâyesi sizleri bekliyor… Saray Köyü’nün beyi ve onun güzeller güzeli eşi ağa kızı Sıdıka Hanım’ın ilişkileri inişli çıkışlıdır. Sıdıka Hanım ile büyük bir şair imkânsız aşk yaşamaktır. Bu aşka rağmen ahlak kuralları her koşulda galip gelir.

Naşide Gökbudak, okuyucusunun elinden tutuyor ve onu bir kültür mirası olan Harput’un eteklerinde kurulu Saray Köyü’ne götürüyor. Sıdıka Hanım, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında geçen gerçek bir
hikâyeyi gözler önüne seriyor.

Naşide Gökbudak, Sıdıka Hanım’da gerçekle kurguyu ustaca harmanlıyor.


*********************************************



Akıcı üslubu ve anlatımıyla soluksuz okunacak bir roman. Hikâyenin geçtiği dönem ve gerçekte yaşanmış olması ayrı bir haz veriyor.
Türkan Şoray


Her anı, değişen hayat tablolarıyla dolu bir hikâye... Beko, Sıdıka Hanım’ı beklentisiz ve sonsuz bir aşkla sevmektedir. Aynı zamanda Sıdıka Hanım’ın güzelliği dillere destan, eğitimli ve Atatürk’le tanışma şerefine erişmiş kızı Küçük Hanım, benliğini sevdiği adam Kemal’e adamıştır. Kemal, kendisini terk ettikten sonra Küçük Hanım güçlü ve dimdik ayakta kalmaya devam eder.

Naşide Gökbudak, Asıl Adı Atiye’de abartıdan uzak üslubu ve samimi diliyle okuru gerçek bir yolculuğa davet ediyor.



























Hiç yorum yok:

Yorum Gönder